90 Yaşa Doğru İleri Marş

Bundan 8,5 yıl önce, yani 28/02/2011 tarihinde sevgili Ferhan Kaya Poroy ile keyifli bir röportaj gerçekleştirmişiz. O zamanlar gündemde olan BodyWorks sergisine de atıfta bılunduğumuz bu röportajda konuştuklarımızı yeniden iletiyorum.

Uzun ve sağlıklı yaşamın sırrını aramadan önce nedir uzun yaşamdan kastedilen onu sorayım. Kaç yaşındaki insana ‘uzun yaşamış’ deniyor. Bunun bir sınırı var mı?
Aslında uzun yaşamı ifade eden bir yaş aralığı, bir yaş sınırı yok. Bu, insanın genlerinin kaç yaşına kadar yaşamaya endekslendiği ile ilgili. 130–140 yaşına kadar yaşayan insanlar da var, 60 yaşında ölenler de… Dolayısıyla uzun ve sağlıklı yaşam, değişen bir kavram. ABD’de bir önceki yüzyılın başında, yani 1900’lerin başında ortalama yaşam süresi 40 yıl civarındaydı. Şu sıralar bu rakam birçok Batı ülkesinde de 80 yaşı geçmiş durumda. Demek ki bir yüzyıl içinde insanların ortalama yaşam süresi iki misline çıktı. Bunda en önemli pay enfeksiyonların kontrol edilmesi ama bundan sonra da işin nasıl gideceğini pek bilmiyoruz. 

O zaman hedefimiz belli, biz 95’e doğru gideceğiz! Peki madem böyle bir hedef var, ne yapmalıyız bu hedefi vurmak için? Bunu yönetebilir miyiz?
Kısmen yönetebiliriz. En önemli belirleyicilerden bir tanesi insanın genetiğidir. Henüz genlerimizi yönetemiyoruz. Ama ileride bu olabilir. Şu anda bizim yapabileceğimiz, genlerimizi kısmen de olsa yaşam tarzımızla modifiye edebileceğimiz. Ne kadar yaşayacağımız aslında genlerimizde belli ama yaşam tarzınızla genlerinizin belirlediği bu saati geri almanız mümkün. Dolayısıyla yaşam süresiyle ilgili eskilerin ‘kader’ dediği bir şey var ama bu kaderi değiştirebiliriz. Aslında teknik bir tabirle, buna ‘kullanıcı hatası’ diyebiliriz. Yanlış kullanımdan dolayı erken ölüm! 

O zaman 95’e doğru ilerlemek için ilk madde olarak beslenmeden başlayalım? Ne yiyelim ne içelim?
Aslında beslenme deyince kalıplar, kısıtlamalar, diyet listeleri yerine şöyle bir tanımlama yapmak mümkün. Her şeyden yeteri kadar yemek! Mümkün olduğu kadar doğala yakın yemek de önemli. 

Nasıl doğal?
Tabii ki artık günümüz koşullarında kırlarda otlamış ineklerin etlerini yemek, sütlerini içmek mümkün değil. Tabii ki marketlerden aldığımız yiyecekleri yiyeceğiz. Ama bunlarda da mümkün olduğu kadar doğala yakın ürünleri tercih etmekte fayda var. Her mevsimin sebze ve meyvesini sadece mevsiminde yemek. Meyveyi sebzeyi seçerken hepsi aynı tornadan çıkmış aylar önce Şili’den gelmiş elmalar yerine, görüntüsü birbirinden farklı olan, biraz eciş bücüş de olsa sağlıklı olan doğal elmayı tercih etmek gibi mesela… Pişirme tekniklerinde yavaş pişirme tekniklerini hızlı pişirme tekniklerine tercih etmek. Eski usül fırında pişirme, güveç yemekleri, kısık ateşte pişen yemekler yüksek ısı ile yapılanlara oranla çok daha sağlıklı! Sebzeyi meyveyi pişirmekten kaçınmak, bol lif almak ve mikrobesleyicilere dikkat etmek. 

Nedir bu mikrobesleyiciler?
Çok çeşitli aslında. Birçok mikrobesleyici var ve önemi giderek artıyor. Bunlar endüstrileşmenin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Artık hiçbirimiz toprakta çiftlik gübresiyle doğal koşullarda yaşayarak büyüyen sebzeleri, meyveleri ve hayvansal gıdaları yiyemiyoruz. Hepimiz işlenmiş gıda ve çağdaş tarımla üretilmiş yiyecekleri yiyoruz. Oysa hayvanların ve bitkilerin doğadan aldıkları bir sürü şey artık yok. Mesela balık! Omega 3 kaynadığıdır diye balık yeniyor fakat çiftlik balıklarının hiçbirinde Omega 3 yok. Yani çiftlik somonu dahil, çiftlikte yetişen hiçbir balıktan Omega 3 alınamaz. Omega 3 sadece soğuk denizlerdeki planktonlarda bulunur ve beslenme zincir sonucunda balıklara geçer. Dolayısıyla soğuk Atlantik ve soğuk Pasifik balıkları dışında hiçbir balıkta Omega 3 bulunmaz. 

Yani bizim hamsimizde lüferimizde Omega 3 yok mu?
Çok az miktarda var ama vücudumuzun ihtiyacını karşılayacak düzeyde almamız mümkün değil. 

Ama Omega 3’e ihtiyacımız var.
Evet ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç ticari hileleri de ortaya çıkarıyor. Omega 3’lü yumurta mesela… Tavuğun yemeğine biraz Omega 3 katarak yumurtayı Omega 3 zengini hale getirmek mümkün değil. Tıpkı Omega 3 gibi, B12 de vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir mikrobesleyici. Ancak son zamanlarda sıkça B12 eksikliği görülmeye başlandı. B12 çoğunlukla hayvansal gıdalarda bulunuyor ama hayvansal gıdaların doğaldan uzaklaşmasıyla içeriklerindeki B12 de yok olmaya başladı. Ve biz B12’yi doğal yollardan alamaz olduk. Ayrıca sağlıklı yaşam trendlerinde benim de çok anlamadığım şekilde hayvansal gıdaları kısıtlaması da B12 eksikliğinin artmasında önemli bir etken. 

Besinlerden alamadığımız mikrobesleyicileri nereden alacağız?
Bunları genellikle iyi bir hekimin gözetiminde dışarıdan takviye şeklinde almanız gerekiyor. Çünkü insanlar ne kadar iyi beslendiğini düşünürse düşünsün besin zinciri doğal yoluyla işlemediği için birtakım maddeler bu gıdalarda bulunmuyor artık. Şu sırada siz İstanbul gibi bir şehirde yaylada beslenmiş kuzu pirzolası yiyemezsiniz. Bunun için de takviyeye ihtiyaç var.

Bir cevap yazın